
İmam Muslim Sahih’inde Aiz b. Amr’dan şu hadisi rivayet eder:
Ebu Sufyan içinde Selman, Suheyb ve Bilal’in (r. anhum) bulunduğu bir topluluğa geldi. Dediler ki: Allah’ın kılıçlarının Allah düşmanının boynundan alacağı var! Ebu Bekir onlara şöyle dedi: Siz bunu Kureyş’in şeyhi ve efendisine mi söylüyorsunuz? Sonra Ebu Bekir peygamber efendimize gidip olanları anlattı. Efendimiz Ebu Bekir’e hitaben: Ey Ebu Bekir belki de onları (Selman, Suheyb ve Bilal’ı) kızdırdın? Eğer onları kızdırdıysan rabbini kızdırdın demektir! Ebu Bekir hemen onlara giderek “kardeşlerim sizi kızdırdım mı” dedi. Onlar da “hayır, Allah seni mağfiret eylesin kardeşim” diye cevap verdiler.
Bu olay Hudeybiye barışından sonra olmuştur. Barış olduğundan müslümanlar o sıralarda Kureyş müşriklerinin başında olan Ebu Süfyan’a dokunamıyorlardı. İşte Selman, Suheyb ve Bilal o zaman Ebu Süfyan’a barış olmasaydı başını gövdesinden almak istediklerini hatırlattılar.
Bu hadisi iyi anlamak için o zamanki Arap yarımadasındaki şartları göz önüne getirmek gerekir:
Kureyş Arap yarımadasının en saygın ve asil kabilesidir. Araplarda asalet çok önemlidir. Kureyş hem asil hem de Kabe’nin komşuları olmakla, Arap müşriklerinin hacılarını ağırlamakla öğünen en itibarlı kabiledir. Ebu Süfyan da bu kabilenin reisidir. Peki Selman, Suheyb ve Bilal kimdir? O günkü toplum şartlarına göre hiç! Biri İran’dan, öbürü Rum diyarından, diğeri de Habeş’den gelme üç kimsesiz, üç eski köle. Bir tarafta en asil ve itibarlı kabilenin başı, diğer tarafta üç fakir, cahiliye toplum standartlarına göre sıfırın altında üç garip! Bir kabile bağları yok. Bu üç kişi Ebu Süfyan’ın “boynuna” ilgi duyuyorlar! Böyle şeyleri kölelerin asillere karşı akıllarından bile geçiremedikleri o şartlarda. Buna Ebu Bekir (r.a.) bile şaşırıyor: “Siz bunu Kureyş’in şeyhi ve efendisine mi söylüyorsunuz” diyor.
İşte burada şu çok nettir: O üç eski kölede, o üç garipte Kureyş’in anlı şanlı reisine karşı zerre kadar bir aşağılık duygusu yoktur. Bilakis ona imanlarının verdiği izzetle tepeden bakıyor, ah şu barış olmayaydı da senin kelleni alıverseydik demeye getiriyorlar. Çünkü onlar ne kadar üstün olduklarının farkındadırlar. Nitekim Allah teala buyuruyor:
Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inandıysanız siz en üstünsünüz. Al-i İmran 139
Dikkat edilirse olay çoktan bitmiştir. Müslümanlar kazanmıştır. Çünkü bu iş önce kafada, zihinde kazanılır. Bir kere orada kazandınız mı, sair alanlardaki zaferler arkasından gelir. Ayetteki şart neydi üstün olmak için: inanmak. Demek ki o ayette sözde süper güçlere, bugünkü şaşaalı müşrik medeniyetlere karşı az çok bir hayranlık besleyen veya onlara karşı gizli bir aşağılık duygusu taşıyan bazı müslümanların inandığı gibi bir inanmaktan söz edilmiyor. Selman, Suheyb ve Bilal’lerin imanı gibi bir iman söz konusu orada. O iman erleri Allah’ın düşmanı müşriklere acıyarak, hatta tiksinerek bakıyorlar. Hangi kabileye mensupmuş, ne kadar asilmiş, asilzadeymiş hiç umurlarında değil. İşte biz de bu bakışı yakaladık mı gerisi kolaydır. Savaş önce orada kazanılır. Ehli Hakk olan biz müslümanlar ancak hakka ittiba edişimiz nisbetinde yükselir ve izzet buluruz.
Bu demek değildir ki müslüman olmayan kimseleri aşağılayalım, hakaret edelim. O sert ve üstten tavır Allah’ın düşmanlarına, müslümanlara dinleri yüzünden zulmedenlere yapılır. Düşmanca tavır içinde olmayan, müslümanlara karşı tavır almayan gayrimüslimlere ise durumuna göre muamele edip, iyi davranmak ve İslam’a davet etmek gerekir. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde tartış. Nahl 125
Çünkü o insanlara davet yapmak görevimizdir. Onlar ateşten bir uçurumun kenarından kurtarılmayı bekleyen kimseler gibidirler. Biz elimizi uzatırız. Tutarlarsa ne ala. Onların kendi iyiliğinedir.
Hadisten anlayacaklarımız bitmedi: Dikkat ettiniz mi efendimiz ne buyuruyor: Eğer onları kızdırdıysan rabbini kızdırdın.
Ebu Bekir’in (r.a.) efendimiz yanındaki yeri başka bir çok hadislerden bellidir. O, efendimizin arkadaşı, yoldaşı, kayınpederi, en çok sevdiği sahabidir. Malını ve canını efendimizin yoluna sermiştir. Bütün bunlara rağmen efendimiz Ebu Bekir’i hoş görmeye kalkışmıyor, hemen uyarıyor, o 3 garibi kızdırdıysan başın belaya girer diyor. Buradan o 3 garip sahabenin Allah katındaki değerinin yanısıra, Ebu Süfyan’a karşı takındıkları tavrı da efendimizin tereddüt etmeden onayladığını anlıyoruz.
Ayrıca efendimiz, onca hoşgörüsüne, nezaket ve efendiliğine rağmen bugünkü tabirle “siyaseten doğruluk” yolunu seçmiyor. “O üçü de bir az aşırı gitmişler, Kureyş’in liderine insani ölçüler içinde saygı göstermeleri gerekirdi, şu barış zamanında daha dikkatli davranmalıydılar” gibi şeyler demiyor, hatta Ebu Süfyan’ın neler hissettiği, bozulup bozulmadığı, kızıp kızmadığı umurunda bile değil. Efendimiz o 3 garibin kızıp kızmadığına önem veriyor.
Yine burada Ebu Bekir efendimizin büyüklüğünü görüyoruz: Hemen özür dilemek için o üç sahabiye koşuyor. Eğer kızmışlarsa onların gönlünü yapmaya, af dilemeye hazır. Çünkü artık ne Ebu Bekir Kureyş’li bir asildir, ne de o üçü aşağı sınıftandır. Hepsi imanda, tevhidde birleşmiş, kardeş olmuştur. Bu öyle bir birlikteliktir ki orada takvadan başka üstünlük yoktur.
Ne zaman farkedeceğiz üstünlüğümüzü? Keferenin acınası hallerini, içler acısı durumlarını görmek çok mu zor? Onların feci bir çukurda debelenmelerine yaşamak mı denir? Ne muazzam bir nimet üzere olduğumuzu biliyor muyuz?
Şimdi bu hadis üzerinde iyice düşünelim ve sonra şu soruları soralım:
Biz Allah düşmanlarına bakışta Selman, Suheyb ve Ammar’a kıyasla neredeyiz?
Gösterişli gavurlarla kendi içimizdeki fakir, garip kardeşlerimize karşı muamelemiz arasında fark var mı?
İçimizden yüksek makamlara gelen kardeşlerimiz yanlarında hangi kesimden insanları danışman veya yardımcı olarak bulunduruyorlar?
“Kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler” ayetini mi, yoksa tersini mi uyguluyoruz?